Bu
metin İstanbul Yetişkin Psikanalitik Psikoterapi Derneği (İYPPD)’nin
düzenlediği “Zamanın Ruhu ve Psikanalitik Çalışmalar” başlıklı
sempozyumda yaptığım konuşmanın metnidir.
ÇAĞIN KAYGILARI
Gerçek kaygı
Kaygı, psikanalizin merceğini sık sık yönelttiği bir unsurdur. Freud’un çalışmalarında kaygı kaynağını dış dünyadan alıyorsa bu gerçekçi kaygı, içsel bir kaygıdan söz ediyorsak bu nevrotik bir kaygı olarak yer almıştır. 1917’deki Psikanalize Giriş Konferansı’nda bu farka şöyle değinir: “Gerçekçi kaygı çok ussal ve anlaşılır bir şey olarak dikkatimizi çeker. Bunun bir dış tehlikenin -yani beklenen ve önceden görülen bir yaralamanın- algılanışına yönelik bir tepki olduğunu söyleyebiliriz. Bu, kaçma refleksiyle ilişkilidir ve kendini koruma dürtüsünün bir dışavurumu olarak görülebilir.” Bu bağlamda, toplumsal zeminin kayganlaşması, ekonomik olarak güvende hissetmeme hali, sistemsiz göçler, salgın hastalıklar, önlemi alınmamış doğal afetler, her an tetikte olmaya sebep savaşlar ya da toplumun içeriden çürümeye başladığının alameti olan yaşantılar, Freud’un deyimiyle tam da beklenen bir dış tehlikeye karşı kendini koruma dürtüsünün dışavurumu olarak, üzerimizde gerçekçi kaygılar ve travmalar yaratır.
Tüm bu meseleler bireyi ve toplumu bir çıkmaza sokan yaşantılardır. Böyle durumlarda Heidegger’in “bir yeri mesken tutmak” kavramı, bireyin evde olmak, güvende olmak meselelerine bir çözüm gibidir. Kişi bir yeri mesken tutarak içsel bir ev, bir varoluş yaratır. İçsel olanın temsilinin kuvvetlenebilmesi ve erken dönemlerindeki benliğin değişkenliğinin bütünleşebilmesi de kendine somut dayanaklar aramaktadır. Kişi için içine doğduğu yabancılığın anne ya da anne işlevi gören bir bakımveren aracılığıyla anlamlı ve tanıdık kılınması; gerçek bir çatının, bir evin ve yer-yurt kavramının varlığının hissedilmesi ve en önemlisi bunun sabitliği gerekir. Yani güvenlik ihtiyacının yaşamın önüne geçmeden zaten edinilmiş bir hak halini alabilmesi gerekir. Bu anlamda güvenliğin iç ve dış temsili olan ev kavramı, duruşun ve dikliğin simgesidir, sağlamlığı ile güven vericidir (Eiguer, 2004/2018). 6 Şubat depreminden sonra başka büyük bir depremin kendi şehrimizde yaşanma ihtimalini zihnimizde canlı tutarak; evlerimizin, binalarımızın sağlamlığı üzerine bilgiler edinmek istedik, yaşam dürtümüz ışığında güvenliğimizin garantörünü aradık. Freud, “Benlik kendi evinin efendisi değildir.” der. Yani insan kendi evinde ev sahibi olamamaya, kendi evinde olmanın imkansızlığına yazgılıdır. Bugün ise bu içsel gerçekliğin dışsal olanla kesişimini derimizde bir ürperti ile hisseder bir haldeyiz.
Paranoid-şizoid gerileme
Peki gerçek bir felaket üzerine psikanaliz ne söyleyebilir? Depremin ardından ilk çadırların kurulduğu evrede Kahramanmaraş’ta, üniversite kampüsünde kurulan çadırkentlerden birinde psikososyal müdahale ve destek ekibindeydim. Afad’ın dağıttığı su sırasında bekleyen bir hanımefendinin şunları söylediğini işittim: “Ben aslında bu üniversitede profesörüm. Profesördüm. Şimdi hiçbir şeyim tabii.” İşte o esnada dış gerçeklikte olanlar bu hanımefendi dahil herkese yaşamın değişkenliğini ve her şeyin dağılma ihtimalini hatırlatmıştı.
Bu noktada Klein’ın paranoid-şizoid konumunu inceleyebiliriz. Paranoid-şizoid konumdaki başlıca kaygı, zulmedici nesnelerin benliğin içine girerek hem ideal nesneyi hem de kendiliği işgal etmesi ve yok etmesidir. Bu konumda kaygı paranoid niteliktedir ve benlik ile nesnelerinin durumu bölmeyle tanımlanır. Depremin yarattığı travmayla birlikte paranoid-ilkel dağılma kaygıları uyandı, yaşamdaki bölmeler belirginleşti. Depremi yaşayanlar/yaşamayanlar, iyi/kötü olanlar, yardım eli uzatanlar/yardımları gasp edenler, kayıplarının ardından hayatı donanlar/hayatına devam edenler gibi… bölündük. Klein’ın çalışmasında paranoid-şizoid konumun bir sonraki adımı, ki bu konumlar belli bir sıra gözetmeksizin hayatımız boyunca bize eşlik ederler, depresif konumdur. Hanna Segal (1973/2023), paranoid şizoid konumun yerini depresif konuma bırakabilmesi için, iyi deneyimlerin kötü deneyimlere baskın gelmesi gerektiğini söyler. İyi deneyimler kötü deneyimlere galip geldiğinde benlik, yaşam dürtüsünün de ölüm dürtüsüne galip geldiği inancını kazanır. Bütün deneyimlerin dünyamızda bir anlam taşıdığını, zaman içerisinde bu deneyimlerle başka bir şey yaratmanın bu deneyimleri konumlandırmakla mümkün olduğunu hatırlamalıyız. Depremin ardından bireysel ve toplumsal deneyimlerimizi anlamlandırıp konumlandırdıkça paranoid-şizoid konumun tetikleyiciliği, kendini, depresif konumun sakinliğine bırakabilecektir.
Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu (1930/2019)’nda doğa ve doğa karşısında insan için şöyle der: “İnsan kontrolüyle alay ediyor gibi görünen unsurlar var: Titreyen ve parçalanan ve tüm insan yaşamını, eserlerini gömen dünya; kargaşa içinde her şeyi basan ve boğan su; önlerindeki her şeyi uçuran fırtınalar… Bu güçlerle doğa bize karşı ayaklanır; heybetli, zalim ve amansız; doğa uygarlığın eseriyle kaçmayı düşündüğümüz zayıflığımızı ve çaresizliğimizi bir kez daha aklımıza getiriyor. İnsanın sunabileceği birkaç sevindirici ve yüceltici izlenimlerden biri, temel bir felaket karşısında uygarlığının uyumsuzluklarını ve tüm iç zorlukları ve düşmanlıklarını unutması ve doğanın üstün gücüne karşı kendini korumanın büyük ortak görevini hatırlamasıdır.” Burada bir kez daha kaygıya döneceğim. Doğanın bu üstün gücüne karşı hissedilen çaresizlik, yaşadığımız büyük deprem felaketinin ardından ve yaşama ihtimalimiz olduğu söylenen başka büyük bir depremin öncesinde, gerçek bir kaygı doğuruyor. Renata Salecl (2004/2013) şu soruyu sorar: “Sıradaki felaketin ne olabileceğini tahmin etmeye çalışan bilimler bize nasıl bir huzur getirebilir ki?” Bu soruyu deprem üzerinden “Bu felaketin tekrar ne zaman olabileceğini tahmin etmek bize nasıl bir huzur getirir?” olarak küçük bir düzenlemeye tabi tutabiliriz. Bunu öngörerek hazırlanabilmek mümkün olsaydı belki dünyamıza bir güven tesis edilebilirdi ancak böylesine büyük bir şehirde böyle bir hazırlığın tümden yapılabilmesine dair imkansızlığa sıkışmıyor muyuz?
Babanın bir işlevi: koruyucu işlev
Peki ya kaygının beraberinde hissedilen öfke? Salt doğaya mı? Bu yadsınamaz öfke belki de Freud’un bundan 94 yıl önce bize hatırlamamızı salık verdiği doğanın üstün gücüne karşı kendini korumanın büyük ortak görevini yerine getiremediğimiz içindir. Deprem gibi büyük travmalar temel yaşama kapasitemizi olduğu kadar düşünme kapasitemizi de kesintiye uğratır. Özneye bir dil olabilecek, temel bakımını karşılayabilecek bir anne ile koruyucu, kapsayıcı ve yeniden güvende hissettirecek bir baba temsiline ve işlevine ihtiyaç yaratır. Baba bebeği, annenin güneş gibi ısıtan ancak sembiyotik ilişkinin yakıcı sınırlarının kenarında gezinmeye devam ettikçe yakabilecek olan sıcaklığından çıkarır, dış dünyanın ürperten ve bir o kadar da rahatlatan serinliğine davet eder ve bunu yaparken “Burası dış dünya, çıkıp görebilirsin ama tehlikede olursan ben seni koruyacağım.” mesajı verir gibidir. Baba aynı zamanda yasadır. Ve yasa -kendinde barındırdığı çifte-anlamlılıkla-, karşılaşan kişi için bazı sınırlılık ve kısıtlamalar taşıdığı gibi, aynı zamanda ona bazı haklar ve güvenlik tesis eder. Bu felaketi birincil ve ikincil düzeyde deneyimleyenler olarak, böyle bir anne ve babanın gözünün içine bakmış, çoğu hususta eksik bırakılmış, dışarıda ve içeride yeniden bir ev inşa edememiş durumdayız. Yeterince çevrelenmemiş, kapsanmamış hissediyoruz. Bu durum uygarlığın içinde bir uygarsızlık barındırıyor. Uygarlık ve yasa arasındaki olmazsa olmaz bağın göz ardı edilmesi ile yasayı içselleştirmeden uygarlığa niyet etmenin bedellerini ödüyor gibiyiz.
Felaketlerin ardından terapist ve hasta ikilisi
Büyük toplumsal krizlerin ardından her seferinde bir kaygı çağının geldiğini biliyoruz. Özellikle de savaşlardan sonra. Bir sabah “şurası vuruldu, bu kadar çocuk öldü” haberleriyle uyandığımızda tahayyül gücümüzü dahi kaybederiz. Çocuk mu? Bir de savaşın tarafı ve muhatabı olanlar adına düşündüğümüzde; yaşam hayatta kalma, yaralıları kurtarma, kendi yaşamı üzerinde tehdit hissetmekten ibaret hale gelmiştir. Yas bile tutamadan üstelik. Bu tehlikeler, ölümsüz gibi göründükleri için ayrıca korkutucudur sanki -köklerini kazıyabilecek bir çözüm yok gibidir (Salecl, 2004/2013). Buna sebebiyet verenler doğru bildiği şeyi doğru olarak tanımlamaya ve eyleme dökmeye devam etmektedir. Freud, Savaşın ve Ölümün Güncelliği (1915/2016) eserinde “Öyle görünüyor ki, insanların bu saldırganlık eğilimlerinin tatmininden vazgeçmeleri kolay olmayacaktır; bu eğilim olmadan kendilerini rahat hissedemezler..” der. Bugün vaat edildiğine inanılan topraklar uğruna, seçilmiş insan olduklarına inananların vazgeçmedikleri ve bir biçimde meşrulaştırdıkları bir saldırganlığa şahit oluyoruz. Halbuki kaybın her yerde kayıp, acının her yerde acı olduğu gerçeğini hatırlamak ve hatırlatmak zorundayız.
Büyük felaketler hem anlamında barındırdığı dehşet dolu gerçeklik hem de travmatik etkileri sebebiyle çaresizlik yaratır. Benlik bir acı çektiğinde eylem düzeyindeki çaresizlik ruhsal çaresizliğe dönüşür. Bu çaresizliklerden yana deneyimli olan benlik -dağılma endişesiyle- bir sonraki muhtemel tehlikeye karşı kaygılanır. Hastalarımızın seans odasına güncel çaresizliklerle geldiklerine şahit oluruz. “İstanbul’da deprem olursa?” “Savaş bizi de bulursa?” Aynı zamanda terapistin benliğinin de güvenliğini sarsan meselelerdir bunlar. Onu da bir anlamda tetikleyen bu toplumsal ve küresel kaygı yumağının içinde hastanın öznel kaygılarının sesini ayırt etmek zorundadır. Hem kendi iç sesinden hem toplumsal olanın bilinirliğinde ayırt etmek zorundadır. Kaygı, psikanalizde imkansız olana denk düştüğünden, psikanaliz öznenin kaygısını söndürmeye ya da onu yok etmeye yönelik bir cevap sunmaz. Bu noktada terapist olarak bizim varlığımız, kaygının ve çaresizliğin adeta depo gibi kullanılacağı bir alan sağlar. Her deneyimin ruhsallıkta bir yeri olduğundan, bu deneyimlerin konumlandırılmasıyla başka bir şeye dönüşebileceğinden bahsetmiştim. Hastanın travmatik olanı konumlandırması; onu kelimelere dökmesine ve ruhsallıkta yeniden deneyimleyebilmesine bağlıdır. Hastanın ketlenmiş dünyasının onarımı, terapistin hasta için simgesel bir hafıza yaratmasına yardımcı oluşunda yatar.
Terapist, hastanın güncel bir kaygıyla geldiğini çabucak kabul ettiğinde, kendi çaresizliğine sıkışması da olasıdır. Sahi, güncel bir meseleye dair terapist hastasına ne söyleyebilir? Burada, öncelikle dış gerçekliğe ilişkin gelen her anlatımın, her sessizliğin yahut her rüyanın, hastanın dünyasından gelenler olduğunu, onun biricikliğinin süzgecinden geçip odaya gelenler olduğunu hatırlamalıyız. Ve aynı zamanda, deprem ve savaş gibi gerçekliklerin içinde, ölüm zaten yaşamın ta kendisi olduğunda; ölümü sıradanlaştıran, yaşamı değersizleştiren her şeye karşı kulağı açık olmalıyız. Ölüm dürtüsünü temsilen Thanatos’un bir gün herkes için galip geleceği gerçeğini heybemize koyarak, yine de yaşamın temsili Eros’u yücelten olmak, yaşamı kıymetlendirmek demektir.
Kaygıya modern çağ dokunuşu
Uygarlıkla birlikte öznenin, toplumsal beklentiler karşısında yaşadığı tüm ikilemler ve içsel kargaşalar kaygı olarak nitelendiriliyor. Öznenin tüm bu beklentiler karşısında sürekli üretken olması ve bunları yaparken topluma ters düşmemesi bekleniyor. Bunlardan bir parça ödün verdiğinde kendini, yeni bir sendromun ya da bozukluğun içinde buluyor. Farklı görülen davranışlara yeni isimler veriliyor ancak bunlar hakkında yeterince konuşulmuyor. Çünkü hepsi bir nevi aynı ya da benzer adreslere çıkıyor. Gerçek yahut nevrotik bir kaygının zamansızlığını, kendini dayatışını bir varoluş meselesi olarak düşünmek durumundayız. Ancak yaşamak için sabit bir referansın kalmadığı bu çağda kaygı, bireyi, kaygıdan kurtulmaya daha fazla yaklaştıracak çabuk çözümler üretme arzusuna sürüklüyor. Hastalarımız, varsaydıkları bilen özne konumumuzdan, bizden tanılar bekliyor. “Bende ne var?” diye sormak istiyor, zaman zaman soruyor. Psikanalitik bir çalışmada terapistin zihninde hastasına dair bir formülasyon bulunabilir. Ancak çoğu seansta, hastaya dair önceden duyduklarımızın güvenilirliğine sırtımızı yaslamak yerine, bir şey bilmiyormuşcasına açarız kulaklarımızı ve zihnimizi. Dolayısıyla çalışmamız bir tanıya sıkı sıkıya bağlılık yahut bilgi verme çabası içermez. Bu durum çoğu zaman hastalarımızda bir eksik yaratır. Kendileri araştırır, okur; güvenilir bir referans olup olmadığına emin olmaksızın “Bende şu varmış.” ile gelir. Aslında tanı ararken kaygısına bir referans noktası, bir anlam aramaktadır. Tanı, hastanın kaygısı için yatıştırıcı bir unsurmuş gibi algılanır. Psikanalitik çalışmada fark ederiz ki, hastanın onun deyimiyle kurtulmak için getirdiği semptomu, süreç içerisinde ayrılmak istemediği, adeta yapıştığı biricik bir nesne gibi konumlanır. Bu bağlamda, anlamlanınca sakinleştirici bir unsur olacağı varsayılan tanı, hastanın köşesine yerleşeceği ve artık onun çatısı altında varlık sergileyeceği bir alan haline gelebilir.
Zamanımızın kaygısı, öznenin hem kendisine dair hem de toplumdaki konumunda meydana gelen değişimlere dair algısından doğmaktadır. Belirsizliklerin hakim olduğu, herkesin her şey olduğu modern çağda “Ben kimim?” sorusu bir öznellik cevabı arar. Değerlilik, yeterlilik, özel olabilirlik meseleleri sıkça gündemde. Özne tüm bu belirsizliklerin ve hızlı değişimlerin içinde kendine bir yer bulamaz gibidir. Özellikle sosyal medya üzerinden dile getirilen popüler psikolojinin bu yeni çağ kaygısı, ilaçlarla, rahatlama yöntemleriyle yatıştırılması gereken bir hal almaktadır. Hatta hastalarımız bazen “Her şeyi denedim, geçmiyor.” der. Ancak psikanalitik çalışma, kaygının öznenin bilinçdışı ile bağlantılı olduğunu düşünür, davranış değişiklikleri ile ortadan kaldırılamayacağına işaret eder. Varoluşunun kaçınılmaz eksikliği ile burun buruna gelen özne, çekme ihtimali olan acıdan kaçınmakta; yüzleşmek yerine, popüler psikoloji ile medyayı arkasına alarak eyleme vurma (acting out) tepkileri ile dolup taşmaktadır. Bu, içe bakışa bir dirençtir. Dış gerçekliğin yarattığı kaygılara, nevrotik düzlemde yapılanan kaygılara ve dönüşüme karşı gösterilen tüm dirence karşı analitik çalışma, yüzünü dönüşümün ve yeniden inşanın gücüne dönmekle ve buna inanmakla yükümlüdür. Yaşamı kıymetlendirmek üzere…
KAYNAKÇA
Eiguer, A. (2018). Evin Bilinçdışı. (Çev. P. Akgün). Bağlam Yayıncılık. (Orijinal yayın tarihi 2004).
Freud, S. (2019). Uygarlığın Huzursuzluğu. (Çev. H. Barışcan). Metis Yayınları. (Orijinal yayın tarihi 1930).
Freud, S. (2016). Savaşın ve Ölümün Güncelliği. (Çev. Ç.Tanyeri). Telos Yayınları. (Orijinal yayın tarihi 1915).
Salecl, R. (2013). Kaygı Üzerine. (Çev. B. E. Aksoy). Metis Yayınları (Orijinal yayın tarihi 2004).
Segal, H. (2023). Melanie Klein’ın Çalışmasına Giriş. (Çev. M. Tanık Sivri). İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. (Orijinal yayın tarihi 1973).
